Brezilya Rio de Janeiro
Brezilya kıyılarına düzenlenen ilk keşif gezilerinden birinde, 1502 yılının Ocak ayında Portekizli kaptan Gaspar de Lemos, gemisiyle Guanabara Körfezi’nin sularında ilerliyordu ve bir ırmak üzerinde seyrettiğini sanıyordu. Bu yüzden bölgeye ‘Ocak Irmağı’ anlamına gelen Rio de Janeiro adını vermişti. 16. yüzyılın ikinci yarısında Fransızlarla Portekizliler arasındaki paylaşım savaşlarına sahne olan Rio, yeni ortaya çıkarılan altın madenlerinin de etkisiyle önemli bir liman kenti haline gelmişti. Dışarıdan alınan göçle birlikte nüfusu birdenbire artan şehir, 1822 yılında Brezilya’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından başkent ilan edildi. 1960 yılında başkent unvanını Brasilia’ya kaptıran Rio, şimdi ‘cidade maravilhosa’ yani ‘harika şehir’ olarak anılıyor. Bir zamanlar Portekiz hakimiyeti altında olması nedeniyle Güney Amerika’nın tek Portekizce konuşulan ülkesi olan Brezilya’nın göz bebeği o.
Havaalanından kalacağımız hostele doğru giderken, dünyanın en kalabalık metropollerinden biri olan Rio’nun sokaklarını izliyoruz otobüsün camından. Bir zamanların mağrur başkenti, sırtını yasladığı yüksek tepelerle Atlas Okyanusu arasında uzanan modern bir şehre dönüşmüş şimdi. Kumsalları, tepeleri ve kenti çevreleyen yağmur ormanlarıyla olağanüstü güzel bir coğrafya üzerine kurulan Rio, yılın bu mevsiminde kavurucu bir sıcaklık ve neme teslim olmuş. Sıcaklık gerçekten inanılmaz boyutlarda, ne içersek içelim susuzluğumuzu dindirmeye yetmiyor.
Rehber kitaplarda tavsiye edilen ve kent merkezini de içine alan yürüyüş güzergahıyla başlıyoruz Rio turuna. Botafogo semti, şehrin tarihi çekirdeğiyle plajlarının bulunduğu bölgeyi ayıran bir sınır gibi. Geniş meydanlardan, muhteşem taş gövdeleriyle yükselen kiliselerin önünden geçiyoruz. Modern görünümüyle Metropolitana Katedrali, Tiredentes Meydanı ve Sao Francisco Kilisesi’nin ardından Arco de Teles sukemerlerine varıyoruz. Sonradan beyaza boyanan taşlarıyla kemerler otantik görünümünü kaybetmiş olsa da, burası Rio gece hayatının en hareketli bölgelerinden biri sayılıyor. Etraf restoran, kafe ve barlarla dolu. Bir zamanlar kente su getiren kemerse şimdi Santa Teresa tramvayı için bir köprü olarak kullanılmakta. Sarı renkli eski tramvaya binip tepelere doğru tırmanıyoruz. Modern kent binaları yerini tek katlı, bahçe içinde şirin evlere bırakmış. Biraz daha yukarı tırmandığımızda ise manzara değişiyor. Karşı tepeler ‘favela’ adı verilen yoksul gecekondu semtlerinin sıvasız tuğladan yapılma binalarıyla kaplı. Toplanmamış çöpleri, teneke damları ve bakımsız sokaklarıyla Rio, bir başka yüzünü gösteriyor usulca. Bize çok yabancı olmayan görüntüler bunlar. Uyuşturucu çetelerinin hakimiyet savaşı verdikleri bu yoksul mahallelere polis giremiyor kimi zaman. Oysa kapitalizm, neden olduğu yoksulluğu bile bir meta olarak pazarlama hevesinde. Kaldığımız hostelde haftanın belirli günleri favela turları yapılıyor. Yerel insanlarla tanışma adı altında, farklı yaşam biçimlerinin ‘görülerek tüketileceği’ favela partileri düzenleniyor.
Rio’dan bahsederken dünyaca ünlü karnavalını anmadan geçmek olmaz. Brezilya’nın sembolü haline gelmiş olan Rio Karnavalı ile samba dansı ayrılmaz bir ikili oluştururlar. Samba bir dans değil, yaşamın ta kendisidir Riolular için. Dans okulları şubat ayındaki o görkemli şölene katılmak amacıyla aylar öncesinden çalışmalara başlarlar. Seçilen bir tema çerçevesinde giysiler ve aksesuvarlar o yılki törene hazırlanır. Dünyanın her yanından binlerce insan bu muhteşem festivale tanık olmak için Rio’ya akın eder. Birbirinden güzel renkli kostümler içerisindeki dans okulu öğrencileri, o yıl birinci olabilmek uğruna tüm hünerlerini sergilerler. Artık Rio sokakları yaşlısıyla genciyle bir karnaval havasına bürünür. Yoksulluk unutulur dört gün boyunca, insanı umutsuzluğa sürükleyen ne varsa unutulur. Dört gün dört gece Rio, müziğin ve dansın çılgın ritmine teslim olur.
Rio’nun kalbi hiç kuşkusuz plajlarında atıyor. Plaj turuna Botafogo semti yakınlarındaki Vermelha ile başlıyoruz. İnce siyah derili kızlar küçücük bikinileriyle değme artistlere taş çıkartırcasına güneşleniyorlar. İlk uluslararası plaj voleybolu turnuvasının Rio kumsallarında beş bin izleyicinin katılımıyla gerçekleştirilmiş olması, kentin bu sporun gelişimine önemli katkıda bulunmasını sağlamış. Öğleden sonra dünyanın en ünlü plajı unvanına sahip olan Copacabana’dayız. Rio’nun en turistik bölgelerinden biri sayılan kumsal 4.5 km. boyunca uzanıyor. Caddeye bakan kısımdaki kaldırımlar siyah-beyaz dalga desenli mozaiklerle süslenmiş. Gerçekten de ‘iğne atsan yere düşmez’ denilecek türde bir kalabalığın ortasında buluyoruz kendimizi. Plajdaki insan selinin yarısı turistlerden oluşuyorsa, diğer yarısı da ‘cariocas’, Rio sakinleri kendilerini böyle adlandırıyorlar. Tuzun verdiği rehaveti atabilmek için deniz kıyısındaki büfelerde buzlu hindistan cevizi suyu içiyoruz. Suç oranı yüksek bir şehir olan Rio’da, plajlar gezginler için en dikkatli olunması gereken yerler arasında. Üzerimizde değerli hiçbir şey yok ve mümkün olduğunca az parayla dolaşıyoruz. Yine de, elimizdeki fotoğraf makineleri bizim oraların yabancısı olduğumuzu ele veriyor.
Bir sonraki gün Rio’nun simgesi haline gelen ‘Şeker Ekmeği Tepesi’ne (Pico Pan de Azucar) çıkıyoruz. Düzlüğün ortasında öylesine yükselen kocaman bir kaya parçası gibi Pan de Azucar. Teleferikle yukarı doğru çıkarken muhteşem bir kent manzarası izliyoruz: Guanabara körfezi, Copacabana, Ipanema, Botafogo ve Flamengo plajları bembeyaz köpüklü sularıyla altımızda uzanıyorlar. Öğleden sonra ünlü ‘Kurtarıcı İsa’ heykelini görmeye gidiyoruz. Rio’nun neredeyse her yerinden görülebilen ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan dev heykel, 710 metreyle kentin en yüksek noktasındaki Corcovado tepesine 1931 yılında yerleştirilmiş. Corcovado sözcüğü Portekizce’de ‘kambur’ anlamına geliyor. Dağa, insanın sırtındaki bir kambura benzeyen şekli yüzünden bu ad verilmiş olmalı. Bizi Tijuca Ulusal Parkı’nın sınırları içindeki heykele kadar götürecek olan küçük kırmızı tren, Cosme Velho caddesinden hareket ediyor. Tahta köprülerden, orman içi yollardan geçip, kollarının açıklığı 28 m, yüksekliğiyse 30 m olan dev heykelin bulunduğu platforma geliyoruz. Buradan kent manzarası olağanüstü güzel. Şeker Ekmeği Tepesi, gerçekten küçük bir ekmek somununa benziyor uzaktan. Kollarını sanki bütün Rio’yu kucaklayacakmış gibi açan İsa heykelinin eteklerindeki gecekondu mahallelerindeyse, yoksulluk hiç sönmeyen bir ateş gibi yanıyor.
Jardim Botanico beş binden fazla bitki türünü barındıran rengarenk bir botanik bahçesi. Parkın huzur dolu sessizliğini tercih eden ziyaretçiler arasında, Einstein ve Kraliçe Elizabeth gibi ünlüler de varmış. Kocaman yeşil bir tepsiyi andıran nilüferler, gölün üzerinde salınarak yüzüyorlar. Kırmızı-yeşil ‘Helikonya’ bitkisi mükemmel biçimli yapraklarıyla dikkatimi çekiyor. Devasa tropik ağaçların arasında şehrin seslerinden uzakta güzel bir yürüyüş yapıyoruz. Cangıl şimdi yüksek binaların arasına sıkışmış parklardan ibaret olsa da, bir zamanlar buraların tek hakimi olduğunu duyumsatıyor bize. Tropik yağmurlar, her şeyi baştan aşağı yıkayıp başka hiçbir tür yağmura benzemediklerini gösterirken, insanoğlunun doğanın gücü karşısında ne kadar aciz kaldığını fısıldıyorlar aslında.
Rio’daki son günümüzü kentin en canlı alışveriş merkezi sayılan Ipanema Hippi Fuarı’nda geçiriyoruz. Pazar günü kurulan tezgahlarda yiyecekten giysiye, takıdan hediyelik eşyaya kadar her şey var. Üstelik dükkanlardan daha ucuz fiyata. Tezgahların arasında kendimizden geçercesine dolaşıyoruz. Yorulunca Ipanema plajının serin sularına bırakıyoruz sıcaktan bunalan bedenlerimizi. Öğleden sonra Museu do Indio’yu ziyaret edip, Brezilya’da yaşayan yerli gruplarını tanıtan fotoğrafları ve video gösterilerini izliyoruz merakla. Müzede, yerli el sanatlarından örneklerin satıldığı bir hediyelik eşya dükkanı da var.
Brezilya’nın kültürel başkenti Rio’nun karnavalı ve plajları sayesinde sahip olduğu dünya çapında ki ün, onu anlamaya yetmiyor. Bütün sırlarını bir seferde söylemeyen ve bu yüzden de asla elde edilemeyen gizemli bir kadın gibi... Rio’yu tanımak için şehrin parıldayan ışıklarına aldanmadan bize göstermediği yüzünü kavramaya çalışmak, onun labirentlerinde kaybolmak gerekiyor. Yazı: Oya Berk/The Gate
|